
Bayezid-i Bistami gençlik yıllarında, nefsini terbiye etmek için ıssız yerlerde, dergahlarda ve sahra köşelerinde gözyaşı dökerek ibadet ederdi. Bir gün, tıpkı senin diz çökmüş, başını semaya kaldırmış ve hıçkırıklarla ağlayarak münacat ediyordu. O kadar içten ağlıyordu ki, etrafındaki kuşlar bile kanat çırpmayı bırakıp onun feryadına eşlik eder gibi yere inmişlerdi.
O sırada kalbine gaybdan bir nida geldi:
"Ey Bayezid! Ambarlar dolusu ibadetin olsa, gökleri dolduracak kadar tesbihin olsa, bunlar bizim katımızda bir şey ifade etmez. Biz bunlara muhtaç değiliz."
Bayezid bu nidayı duyunca dehşete düştü. "O halde ya Rabbi," dedi, "Sana ne ile geleyim? Senin katında makbul olan nedir?"
Cevap manen kalbine şöyle fısıldandı:
"Bize, Bizde olmayan şeyle gel!"
Bayezid şaşırdı, sordu: "Sende olmayan ne vardır ki ya Rabbi? Her şey Senindir, her şey Sensin."
Cevap dervişin belini büktü:
"Bizde acziyet, ihtiyaç, kırıklık ve gözyaşı yoktur. Bize bunlarla gel!"
Bayezid bu sırrı anlayınca, o ana kadar güvendiği tüm ilmine ve zühdüne tövbe etti. Kendini bir hiç, bir toz tanesi gibi gördü. O an döktüğü gözyaşları, önceki tüm yaşlarından daha sıcaktı. Çünkü artık "ben bir şey yapıyorum" gururuyla değil, "ben hiçbir şeyim" acziyetiyle ağlıyordu.
İşte o an gökyüzü ona başka bir nazarla açıldı; esrarengiz harfler ve nurlar içinde, varlığın aslında koca bir "hiçlik" üzerine kurulu olduğunu müşahede etti. Yanındaki devesi ve kedisi, dervişin bu halindeki sessiz çığlığı hissetmişçesine ona sokuldular.
Bu kıssa şunu anlatır: Dervişin ağlaması dünyalık bir kederden değil, sonsuz kudret karşısındaki kendi hiçliğini fark etmesindendir.
Seyyid Muhammed Karamâni (ks)
İrfan Meclisi İlmi Araştırmalar Merkezi - Karaman 2026