
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Hamd, bizleri yoktan var eden, iman nimetiyle şereflendiren, gönülleri zikriyle dirilten ve rahmetiyle kuşatan Allah Teâlâ’ya mahsustur. Salât ve selâm, âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa’ya (sallallahu aleyhi ve sellem), onun âline, ashabına ve kıyamete kadar onun izinden gidenlerin üzerine olsun.
Aziz kardeşlerim, kıymetli ihvan,
Hak yolunda yürüyen dervişin en büyük imtihanlarından biri, yaptığı amele güvenme hâlidir. İnsan bazen ibadet eder, namaz kılar, oruç tutar, hizmet eder; fakat kalbinin derinliklerinde fark edilmesi zor bir duygu belirir: “Ben ibadet eden biriyim.” İşte tasavvuf büyükleri bu hâli çok tehlikeli görmüşler ve buna ucb, yani kişinin amelini büyük görmesi demişlerdir. Çünkü hakikat yolunda yürüyenler bilir ki kulun yaptığı ibadet, Allah’ın verdiği nimetlerin yanında bir damla gibidir. Hatta insanın ibadet edebilmesi bile başlı başına bir nimettir. Hak dostlarının kitaplarında anlatılan ibretli bir kıssa vardır.
Rivayet edilir ki bir âbid dağın tepesinde ibadet ederdi. Dağın eteğinde bir nar ağacı ve bir de su vardı. Acıkınca o nardan yer, susayınca o sudan içerdi. Böylece beş yüz yıl boyunca ibadetine devam etti.
Vakti gelince Allah Teâlâ o kulunu huzuruna aldı ve buyurdu:
“Ey kulum! Sana yaptığın beş yüz senelik ibadetinle mi muamele edeyim, yoksa fazlım ve rahmetimle mi muamele edeyim?”
Âbid dedi ki: “Ya Rabbi! İbadetimle bana muamele et.”
Bunun üzerine Allah Teâlâ meleklere buyurdu: “Onun ibadetlerini tartın.” Melekler tarttılar ve gördüler ki o beş yüz senelik ibadet ancak göz nimetinin şükrüne denk geliyor. Peki ya diğer nimetler? Nefes almak, işitmek, konuşmak, yaşamak, secde edebilmek… Bunların karşılığı ne olacak?
Bunun üzerine Allah Teâlâ meleklere şöyle buyurdu: “Bu kulu cehenneme götürün.” İşte o anda âbid hakikati anladı. Bütün ibadetine rağmen kurtuluşun kendi amelinde olmadığını fark etti ve şöyle yalvardı: “Ya Rabbi! Bana fazlınla, rahmetinle muamele et.”
Aziz kardeşlerim,
Bu kıssa bize tasavvuf yolunun en temel hakikatlerinden birini öğretir: Kul ibadet eder ama kurtuluşu amelinde değil, Allah’ın rahmetinde arar. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, sayamazsınız.” (İbrahim, 14/34) Bir an tefekkür edelim. Gözümüz görüyor, kulağımız işitiyor, kalbimiz atıyor, nefes alıyoruz. Hatta secde edebiliyoruz. İşte bütün bunlar Allah’ın nimetidir. İmam Gazâlî Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder: “Kul ne kadar ibadet ederse etsin, Allah’ın bir tek nimetinin şükrüne bile tam olarak karşılık veremez.” (İhyâu Ulûmi’d-Dîn)
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: “Hiç kimse ameliyle cennete giremez.” Sahabeler sordular: “Sen de mi ya Resûlallah?” Efendimiz buyurdu ki: “Ben de… ancak Allah’ın rahmetiyle.” (Buhârî, Rikāk 18; Müslim)
Demek ki kardeşlerim, amel lazımdır, ibadet lazımdır, kulluk lazımdır. Fakat derviş ameline güvenmez. Çünkü bilir ki ibadet onun başarısı değil, Allah’ın ona verdiği bir lütuftur. Hak dostları bu yüzden şöyle söylemiştir: “İbadet kapıyı çalmaktır; kapıyı açan ise Allah’ın rahmetidir.” Derviş kapıyı çalar. Namazla çalar, zikirle çalar, hizmetle çalar, edep ile çalar. Ama kapıyı açanın kendi ameli olmadığını bilir. Gerçek kulluk işte burada başlar. Derviş ibadet eder ama kalbinde daima şu hâl vardır: “Ya Rabbi! Benim amelime bakma. Bana rahmetinle muamele et.” Çünkü kulun ameli sınırlıdır, fakat Allah’ın rahmeti sonsuzdur.
Bu yüzden büyükler şöyle dua etmişlerdir: “Allah’ım! Bizleri ameline güvenenlerden değil, rahmetine sığınan kullarından eyle.” Rabbim kalplerimizi tevazu ile doldursun, amellerimizi ihlâs ile güzelleştirsin ve bizleri kendi rahmetine sığınan kullarından eylesin. ِ Amin.
Seyyid Muhammed Karamâni Hazretlerinin Hizmetkarı
Seyyid Ömer Faruk Karamâni
İrfan Meclisi İlmi Araştırmalar Merkezi - Karaman 2026